İNSANLARLA İLİŞKİ, İSA AÇISINDAN NEDEN ÖNEMLİDİR?

İsa’nın hayatına baktığımızda birçok olayın anlatıldığını görüyoruz. İncil’de İsa’nın bir yere gittiğini, bir yemek yediğini, bir şeyler yaptığını görürüz. Genellikle insanlarla ilişkisini anlatır. İnsanlarla ilişki, İsa açısından önemlidir. Tanrı’nın yüreğini insanlara anlatmak ister. Dolayısıyla söylediği her sözde, gittiği her toplantıda, yaptığı her şeyde Tanrı’nın yüreğini görürüz. İsa’ya baktığımızda, Tanrı’nın ne hissettiğini, ne yapmak istediğini fark edebilmemizi sağlar. Şimdi, İsa’nın hayatına dair bir olaydan bir şeyler okumak istiyorum size. Biraz uzun bir parça ama hikaye hoşunuza gidecektir.

İsa’nın bir dindar adam, bir günahkâr kadın ve başkalarıyla beraber yediği yemekten bahsediyor. Luka 7. bölüm 36. ayetten itibaren: Ferisilerden biri, İsa’yı yemeğe çağırdı. O da Ferisi’nin evine gidip sofraya oturdu. O sırada, kentte günahkâr olarak tanınan bir kadın, İsa’nın Ferisi’nin evinde yemek yediğini öğrenince kaymak taşından bir kap içinde güzel kokulu yağ getirdi. İsa’nın arkasında, ayaklarının dibinde durup ağlayarak gözyaşlarıyla onun ayaklarını ıslatmaya başladı. Saçlarıyla ayaklarını sildi, öptü ve yağı üzerine sürdü. İsa’yı evine çağırmış olan Ferisi bunu görünce kendi kendine, “Bu adam peygamber olsaydı, kendisine dokunan bu kadının kim ve ne tür bir kadın olduğunu, günahkâr biri olduğunu anlardı,” dedi. Bunun üzerine İsa, Ferisi’ye, “Simon,” dedi, “sana söyleyeceğim bir şey var.” O da, “Buyur, öğretmenim,” dedi.

“Tefeciye borçlu iki kişi vardı. Biri 500, öbürü de 50 dinar borçluydu. Borçlarını ödeyecek güçleri olmadığından, tefeci her ikisinin de borcunu bağışladı. Buna göre hangisi daha çok sever?” Simon, “Sanırım kendisine daha çok bağışlanan,” dedi. İsa, “Doğru söyledin,” dedi. Sonra kadına bakarak Simon’a şunları söyledi: “Bu kadını görüyor musun? Ben senin evine geldim, ayaklarım için bana su vermedin. Bu kadın ise ayaklarımı gözyaşlarıyla ıslatıp saçlarıyla sildi. Sen beni öpmedin ama bu kadın eve girdiğimden beri ayaklarımı öpüp duruyor. Sen başıma zeytinyağı sürmedin ama bu kadın ayaklarıma güzel kokulu yağ sürdü. Bu nedenle sana şunu söyleyeyim, kendisinin çok günahı bağışlanmıştır. Çok sevgi göstermesinin nedeni budur. Oysa kendisine az bağışlanan az sever.” Sonra kadına, “Günahların bağışlandı,” dedi. İsa’yla birlikte oturanlar kendi aralarında, “Kim bu adam, günahları bile bağışlıyor?” şeklinde konuşmaya başladılar. İsa ise kadına, “İmanın seni kurtardı, esenlikle git,” dedi.

Birkaç sahneye bakmak istiyorum aslında. Önce… Yemek davetini ele almak lazım. İsa, dindar bir adamın evine gidiyor ve yemek yiyor. Ferisi dedikleri şey, aslında o dönemin dindar grubundan biri. Bir tarikat; o tarikatın içinde bir adam öyle oturmuşlar çok. Görünüşte dindar olmayan insanların bile yanlarına yaklaşmalarına izin vermezler. İsa’yı evine davet ediyor. Ama belli ki İsa’yı o kadar da çok sevmemiş. İsa’nın yanına gelmesini istiyor; çok meşhur bir İsa var orada. Gezgin bir vaiz. O vaiz bizim şehrimize gelmişken bizim eve de uğrasın. Misafirlerimin arasında onu da göstereyim. Böylece biraz hava atarım diye düşünmüştür. Ama en azından bir misafir geldiğinde, o zamanın ilkelerine, kurallarına göre yapılması gereken bazı şeyler var. Yani… İnsanlar sarılır, öperler birbirlerini misafir geldiği zaman. İsa’yı öpmemiş. İsa’nın başına su, ayaklarına su getirmesi gerekirdi. Getirmemiş. O yolda asfalt yok, bir şey yok. İnsanlar yoldan yürüyorlar, ayakları tozlanıyor. Bir eve girdiklerinde ayaklarının temizlenmesi gerekir. Sofraya çünkü ayaklarını uzatıp oturuyorlar. Öyle masada değil, yer sofrasında oturuyorlardı. Başına zeytinyağı sürmesi gerekir ki elini yüzünü bir düzene soksun diye. Bu dindar adam, İsa’nın bunlardan hiçbirini yaşamasına, rahat etmesine izin vermedi.

Sonra bir kadın geldi. Kadının hâlinden, tavrından belli ki hafif bir kadın; o zamanın, aslında o kentin kötü kadını diyelim. Günahlı işlerle uğraşıyor. Çok kötü günahları var, herkes onu tanıyor. Küçük şehirlerde zaten bazı insanların adı çıktı mı bir daha derler ya, “adı çıkmış 9’a, inmez 8’e” diye. Bu kadının belki gerçekten adı dokuz olacak kadar kötülük yaptığı şeyler var. Herkes onu biliyordu. Kadın davetli değil, o yüzden sofrada oturması beklenmiyor. Sofrada oturanlar yemek yiyorlar. Çevrede toplanmışlar. Baş köşede İsa oturuyor, Simon oturuyor. Diğer dindar kişiler oturuyorlar ve yemeklerini yiyorlar. Kadın önce herhalde kapıda durdu. İçeriye girmek istedi. Bir açıklık bulmuş, İsa’nın olduğu yere doğru girmiş olması lazım. İsa’yı dinliyor, İsa’nın söylediği sözleri dinliyor.

İsa’nın yanı başında durmak istiyor. İsa konuşurken, sofranın durumu gereği bir elinin üzerine yaslanmış, ayaklarını uzatmış olmalı. Kadın ayakta İsa’nın söylediklerini dinlerken, İsa’dan işittikleri nedeniyle gözlerinden yaşlar akıyor ve bu yaşlar İsa’nın ayaklarını ıslatmaya başlıyor. Kadın çevresine bakınır; acaba insanlar onu fark ediyor mu diye. İsa fark ediyordur, ama bir şey yapmaz, bir şey söylemez, kadını durdurmaz, “Ne yapıyorsun be kadın” demez. Kadın, İsa’dan işittikleriyle ağlar. Ondan sonra İsa’nın ayakları ıslanmıştır. Ayaklarını temizlemek gerekir, ama o kadın, o dindar adamın evinde, “Bana havlu getirin, ayaklarını sileyim,” diyebilecek durumda değildir. Diyemez. Yapabileceği tek şey, o anda aklına gelen, saçını açıp İsa’nın ayaklarını hem ağlayarak hem de saçlarıyla silmektir. Onun ayaklarını temizliyor ve o sırada belki mesleğinde kullandığı kokulu bir yağı, İsa’yı onurlandırmak ve ona verdiği değeri göstermek için ayaklarına sürüyor. Son derece değerli olan yağı İsa’nın ayaklarına sürüyor. Bunu görünce o evin sahibi olan dindar Simon, gördüklerine inanamaz. İçinde birden öfke ve kuşku duydu. “Bu adam asla peygamber olamaz,” dedi içinden. “Eğer peygamber olsaydı, ayaklarını silen, ona dokunan kadının ne kadar kötü biri olduğunu bilirdi.”

Simon’un aklından bunlar geçtiğinde, İsa onun aklından geçenleri fark etti. Simon yanılıyordu. İsa ona sordu, hikayeyi anlattı: “Günahları bağışlanan insanlardan hangisi daha çok sever?” Simon, “Günahları daha çok bağışlanan, daha çok sever,” dedi. Öyle ya, büyük bir yükün altında ezilmektedir ve o yükten kurtulacaktır. İsa, “Doğru söyledin,” dedi. “Ama aslında daha önce doğru düşünmüyordun. Şimdi doğru söyledin. Benim kimliğim hakkında yanlış düşünmüştün.” İsa, onu uyarmak istiyordu. Sonra kadına dönerek Simon’a kadının davranışını anlatmaya başladı. Kadının davranışı, İsa’nın söylediklerinden dolayı onun yüreğinde oluşan sevgidendi. Kadın, yalnızca sevgiyle İsa’ya yaklaşmıştı. İsa’nın ayaklarını silmesi tamamen sevgidendi; başka bir şeyden değil. Kadın günahlarının farkındaydı, aslında şehirde herkes de farkındaydı. Ama daha önemlisi, kadın kendisi de farkındaydı. Bazen öyle günahlar işlenir ki çevremizde, insanlar kendi günahlarının farkında olmaz. Aslında size de sormak lazım; siz yaptıklarınızın farkında mısınız? Bazen insanlara ya da Tanrı’ya karşı davranışlarımızın ne anlama geldiğini düşünmüyoruz bile. Ama bu kadın düşünmüştü. Bu kadın, günah işlemekte olduğunun, işlediğinin ve günahlarının gerçekten ağır olduğunun farkındaydı. Bu yüzden gözlerinden yaşlar akıp, İsa’nın ayaklarını saçlarıyla siliyordu. Bağışlandığının farkındaydı. Bağışlandığı için de daha çok seviyor. Tanrı’yı tanımak için sevmek gerekir. Tanrı’yı sevmek ve Tanrı’ya yönelmek gerekir.

Aslında her ilişkide öyle değil mi? İnsanları daha derinden tanımak istiyorsanız, onlarla ilişkinizde onları sevmeniz ve onlar tarafından sevilmeniz gerekir. Tanrı sizi seviyor. Bu en baştan kabul etmeniz gereken bir gerçek. Sizin yaptıklarınızla, kimliğinizle ya da ilişkilerinizle alakalı değil. Becerilerinizle, marifetlerinizle alakalı değil. Tanrı sizi seviyor. Erkek ya da kadın olmanızla, yaşadığınız şehirle, semtinizle, zenginliğinizle alakalı değil. Tanrı sizi, siz olduğunuz için seviyor. Ve Tanrı sizin de aynı şekilde onu sevmenizi istiyor. Bu, dindar bir sevgi değil. Dindar sevgi, bu adamın, Simon’un yaptığı gibi olur. Dindar adam kural peşinde koşar, sevmez. Kuralları yerine getirmek, ilişkiden daha önemlidir. Karşısındaki insanların ihtiyaçlarına bakmaz. “Dinimiz şunları gerektiriyor; şunu yapacaksın, bunu edeceksin. Eğer bunları yapmıyorsan, yerine getirmiyorsan, senin bir önemin yok” diye kesip atar.

Oysa Tanrı’nın yüreği öyle değil. Tanrı’nın yüreği sevgiyi arıyor. Tanrı koşulsuz sever, her durumda kabul eder. Sizin de ona yönelmenizi, sizi kabul etmek istiyor. Kapıyı size açtı, ama o kapıdan içeri girmeniz lazım. Tanrı’ya elinizi uzatmanız ve Tanrı’yla birlikte yaşamayı istemeniz lazım. “Tanrım, hayatım senin olsun” demeniz lazım. Tanrı, o dindar adam gibi değil. Dindar adam, kapıdan girip çıkanları kontrol etmek istiyordu; uygun kişiler girer, uygun olmayan kişiler giremez. Tanrı ise “Kim olursanız olun, fark etmez. Ne kadar ağır günahınız olursa olsun, fark etmez, gelin,” diyor. Tanrı’ya olan sevgi ile günahının farkında olmak, birbiriyle bağlantılıdır.

İnsanların büyük bir çoğunluğu aslında Tanrı’ya ihtiyaç bile duymuyor. Sahip oldukları bilgi, aldıkları eğitim ya da servetlerinin, onları tatmin edeceğini düşünüyorlar. Parasal güç, bilgi… bilgi açısından sahip oldukları güç ya da ilişkilerinde, sosyal çevrelerinde sahip oldukları güç onlara yetiyor sanıyorlar ve bu yüzden Tanrı’ya uzak duruyorlar. Tanrı ile aralarında bir ilişkiye ihtiyaç duymuyorlar. Ama kalbi kırık, acı çeken, yaralı, baskı altında olan insanlar Tanrı’ya ihtiyaç duyarlar.

Siz de benzer şeyler yaşamışsınızdır. Bazen öyle durumlar oluyor ki hiç aklımıza gelmezken, başımız belaya girince hemen dua ederiz. En sıkışık olduğumuzda, “Aman Allah’ım,” deriz. Öyle dediğimizde, aslında o zor zamanlarda Tanrı’ya ihtiyaç duyduğumuzu gösteriyoruz. Sizin Tanrı’ya ihtiyacınız var mı? Sizin ne kadar çok günahınızın bağışlanması gerek? Eğer gerçekten günahlarınızın bağışlanması gerektiğinin farkına varıyorsanız, Tanrı’nın sizin hayatınızda çalışabileceği bir alan olduğunun da farkına varıyorsunuzdur.

Tanrı, yüreğinizi temizlemek, lütfuyla ve iyiliğiyle sizi yıkamak ve günahlardan özgür bir hayat yaşamanızı istiyor. “Çok günahkarım, Tanrı bana dokunmaz,” demeyin. Tanrı, çok günahkara da, az günahkara da dokunmak istiyor; Tanrı herkesi seviyor. Ama çok günahkar, daha çok ihtiyaç duyar. Bazen, “Ah keşke ben de çok günahkar olsaydım, daha çok ihtiyaç duyardım,” diyebilirsiniz. Hayır, aslında bu sizin doğanızda var. Siz Tanrı’yı isteyebilirsiniz; yeter ki değişmeniz gerektiğinin farkına varın.

İsa, günahkarları seviyor; günahı sevmiyor. Günahı sevmekle günahkarı sevmek arasında fark var. İsa günahı sevmez, çünkü günah, Tanrı’nın hoşuna gitmeyen, Tanrı’ya aykırı olan bir şeydir. Buna rağmen İsa, yeryüzüne geldi ve bütün insanların günahlarını kendi üzerine aldı. İsa’nın günaha karşı oluşunun bir sebebi de budur. Aslında günahı en yakından tanıyan odur; sizin, benim, bütün dünyanın günahlarını çarmıhta üstlendi, bedelini ödedi. Siz günah işleseniz de, bedelini İsa ödedi. Siz ölmek ya da günahınız yüzünden hesap vermek zorunda değilsiniz; günahınızın hesabını İsa ödedi. Çünkü İsa günahı değil, ama sizi seviyor.

O sevgiye nasıl bir karşılık vereceğiniz önemli. “Evet, Tanrı beni seviyor,” diyebilirsiniz, ama bu sevgiye sevgiyle ve günahlarınızın bağışlanmış olduğunun bilincinde olarak karşılık verirseniz, mutlu sona kavuşursunuz. Ama ne yazık ki insanlar aynı sevgiyle karşılık vermiyor. İsa, Tanrı tarafından yeryüzüne gönderildi, günahların cezasını üstlenmek için. İnsanların arasında yaşadı; çok az insan bunu fark etti ve hala da fark ediyor.

Eğer günahlarınızı İsa’nın çarmıhına teslim ederseniz ne demek bu? “İsa, sen benim günahlarım için öldün,” demek; bunu kabul etmek, “Ben artık günahlarımı taşımak zorunda değilim, çünkü çarmıhta sen taşıdın. Lütfen beni bu günahların yükünden kurtar,” demek. İsa bunun için dünyaya geldi, bunun için insanların arasında yaşadı ve merhametini gösterdi. Bu günahkar kadına olduğu gibi, size de göstermek istediği gibi. İsa, “Günahların bağışlandı, git,” diyor. Bu günahkar kadına, tepeden tırnağa herkesin günah gördüğü kadına, “Günahların bağışlandı,” dedi. Oradaki dindar insanlara değil, o kadına söyledi; çünkü bağışlanma arayan oydu.

Siz bağışlanma arıyor musunuz, kendi hayatınız için? Yoksa olduğunuz durumdan memnun musunuz? “Ben dindar olarak köşemde oturuyorum,” ya da “Dinsiz olarak köşemde oturuyorum, fark etmez,” mi diyorsunuz? İnsanlara bakıp onları yargılıyor musunuz? Halinizden memnun musunuz? Tanrı’ya ihtiyaç duyuyorsanız, o zaman Tanrı, gerçekten ihtiyacınızı karşılamak üzere hareket edecektir.

Sizin yaşantınıza girecek, sizi değiştirecektir. “Ben günahkarım ve günahımdan pişmanlık duyuyorum” dediğinizde, İsa o günahkar kadına söylediğini size de söyleyecektir: “Günahların bağışlandı. Artık gidebilirsin. Özgür olabilirsin.” Ama eğer hayatınızı ona teslim etmezseniz, o zaman çaresiz, umutsuz ve günahlarınızla olduğunuz gibi yaşayacaksınız. İsa bunun böyle devam etmesini istemiyor. Tanrı sizi sevgisiyle kendisine doğru çağırıyor. Karar sizin: Ya onun yanına gidersiniz, ya da uzakta durursunuz. Eğer onun yanına gidecek olursanız, o zaman yeni bir hayat başlayacak.

Şimdi dua edeceğim. Dua ettiğimde, eğer Tanrı’yla yeni bir ilişkiye başlamak istiyorsanız, siz de benimle beraber dua edin. Benim söylediğim sözlere, eğer aklınız yatıyorsa, yüreğiniz yatıyorsa, söyledikten sonra siz de söyleyin, benimle beraber tekrar edin. Ve Tanrı’nın yüreğinize gelmesini, sizi değiştirmesini isteyin. Belki bu günahkar kadın kadar büyük günahlar işlememiş olabilirsiniz, belki de işlediniz. Ama fark etmez. Her günahkarın yüreğini Tanrı’ya teslim etmesi gerekir. Her günahkar için İsa Mesih, çarmıhta öldü. Eğer dua ederseniz, kurtuluşa sahip olursunuz. Tanrı’yla ilişkiye başlayabilirsiniz, barışabilirsiniz.

Hadi dua edelim:
Tanrım, senin huzurunda duruyorum. Benim günahlarımı bağışla. Günahlarımın farkındayım ve onlardan kurtulmak istiyorum. Yardım et bana. Kötü olandan beni kurtar. Esenlik ver. Rabb’im, seninle yaşamak istiyorum. Biliyorum, sen benim günahlarım için çarmıhta öldün. Bana sonsuz yaşam vermek üzere ölümden dirildin. Bunu kabul ediyorum. Sen benim efendimsin, İsa. Kurtarıcımsın. Kutsal Ruhunu bana gönder. Benimle yaşa. Amin.

Eğer siz de bu duayı benimle birlikte ettiyseniz, artık kurtuldunuz. Ama eğer etmediyseniz, etme fırsatınız her zaman olabilir. Yani, “Benim sorularım var, daha çok şey öğrenmek istiyorum,” diyorsanız, bize yazın, e-posta gönderin, mektup yazın. Hangi iletişim kanalını kullanırsanız kullanın, mutlaka size cevap verecek biri bulunacaktır.

Tamam, iletişim kuracağım ama kitap da istiyorum, bir şeyler öğrenmek istiyorum diyorsanız, sorun değil. İncil gönderebiliriz. Başka olanaklarımız da var, başka metinler ve kitaplar da gönderebiliriz. Sizinle tanışabiliriz ama bizimle iletişim kurun. Yüreğinizden geçenleri Tanrı’ya ve bize söyleyin. Programımız hakkında neler düşündüğünüzü bize yazın. Biz de hem sizinle ilişkimizi geliştirelim hem de daha iyi, ihtiyacınız olan konularda neler söyleyebileceğimizi bulalım. Ve Tanrı’nın sevgisinin sizinle birlikte olması için dua edelim.