
Bugün size sürgünden söz edeceğim. Sürgün hakkında, İsraillilerin yaşadığı büyük dram hakkında biraz konuşacağım. Aslında sadece İsraillilerin yaşadığı bir dram değil, ama sürgün düşüncesi ve sürgün kavramı hakkında biraz konuşacağım. Bence İsraillilerden başlamak gerekiyor, çünkü onların sürgün deneyimi gerçekten çok ciddi bir deneyim. Bütün insanlık tarihinde sürgün olarak bilinen en önemli olaylardan biri bu.
Ama sürgün deyince, İsraillilerin sürgünü deyince, benim aklıma bir film geliyor: Damdaki Kemancı. Belki izlemişsinizdir. Türkiye’de birçok kez televizyonlarda gösterildi. Eski bir film ve müzikal bir yapım. Sonuna kadar güzel. Kimi zaman çok acıklı şeyleri anlatsa da içinde çok keyifli, neşeli, hatta komik anların olduğu sahneler de var.
Damdaki Kemancı filminde, anayurtlarından çok uzakta, Rusya’da yaşayan bir Yahudi ailesinin etrafında olaylar gelişiyor. Yahudilerin bulunduğu köylerde, 20. yüzyılın başlarında yaşanan olayları anlatıyor. Evin babası, her şeyi geleneklere, Yahudi geleneklerine göre uygulamaya çalışan biri. Ancak dünya o kadar hızla değişmektedir ki Yahudi geleneklerinde ifade edilen yaşam biçimi, onların gündelik yaşamlarıyla örtüşmemektedir. O, çocuklarını geleneklere uygun şekilde yetiştirmek istemektedir; ancak çocuklarının beklentileri, umutları ve geleceğe bakışları, onun algıladığı ve ona öğretilen kavramlarla örtüşmemektedir. Ve o da bir şekilde başa çıkmaya çalışmaktadır.
Damdaki Kemancı filmi, bu başa çıkma sürecini ve sonunda sürgünün devamını, oradaki yurtlarından ayrılmak zorunda kalışlarını anlatıyor. Hayat gibi biraz… Hayattaki iniş çıkışları, hem eğlenceli hem de acıklı yönleriyle bir arada veren bir film.
Tanrı ile antlaşma yaptıklarında, Tanrı onlara antlaşmanın koşullarını bildirdi. Tevrat’ta, Yasa’nın Tekrarı kitabının 28. bölümünde, hem Tanrı’nın buyruklarına uyduklarında alacakları bereketlerin listesi hem de uymadıklarında karşılaşacakları cezaların listesi sıralanmıştır.
- bölüm, 1. ayet şöyle der:
“Eğer Tanrınız Rab’bin sözünü iyice dinler ve bugün size ilettiğim bütün buyruklarına uyarsanız, Tanrınız Rab sizi yeryüzündeki bütün uluslardan üstün kılacaktır.”
Tanrı, İsrail’i bütün uluslardan üstün kılmak istiyordu. Bunun sebebi, İsrail’in Tanrı’nın kurallarına uyması koşuluyla diğer insanlara Tanrı’yı tanıtmak, onların gözünde değerli görülmesini sağlamak ve özel bir statüye kavuşmasını istemesiydi. Yani İsrailliler, Tanrı’nın buyruklarına uyarsa, Tanrı onları öyle bereketleyecekti ki diğer insanlar da Tanrı’ya iman edeceklerdi. Bütün amaç, bütün insanlığı Tanrı’nın huzuruna getirmekti. İsrail bunun aracısı olacaktı. Ama bu, buyruklara uyma koşuluna bağlıydı.
Bereket, her alanda olacaktı; koşullara uyduklarında tarlada, evde, her yerde birçok bereketle karşılaşacaklardı. Ancak eğer buyruklara uymazlarsa, Tanrı’nın buyruklarını yerine getirmezlerse, karşılaşacakları cezalar da vardı. Uzun bir ceza listesi aslında… Bereket listesinden daha uzun, çünkü Tanrı sabırla davranıyor. Tanrı, hemen güçlü bir şekilde cezalandırmak yerine, insanlara adım adım uyarılarda bulunuyordu.
“Eğer Tanrı’nın buyruklarına uyarsanız, ona tövbe ile yaklaşıp hayatınızdaki günahları itiraf ederek Tanrı’ya dönerseniz, Tanrı sizi gökten bol suyla, yağmurla bereketleyecektir. Tanrı, sizi bol bol bereketlemek ister.”
Bu yüzden bereket listesi kısa; çünkü bereket, güçlü ve toplu bir şekilde gelecektir. Ancak cezalar ve lanetler listesi uzundur, çünkü aşama aşama şiddetlenir. Tanrı, bir hata yapıldığında hemen büyük bir cezalandırmaya gitmez; önce küçük uyarılar verir, sonra cezalar giderek artar.
O uzun ceza listesinin en sonunda ise şu yer alır:
Yasa’nın Tekrarı, 28. bölüm, 64. ayette, eğer Tanrı’nın sözünü dinlemezlerse başlarına gelecek şey şöyle anlatılır:
“Tanrı, sizi dünyanın dört bir yanına dağıtacak ve orada, ağaçtan ve taştan yapılmış başka ilahlara tapacaksınız. O ulusların içinde ne esenliğiniz olacak ne de dinlenecek bir yeriniz. Rab, orada size titreyen yürekler, umutsuzluk ve bakmaktan yorulmuş gözler verecek.”
Sürekli can kaygısı içinde yaşayacaksınız. İsrail’in yaşadığı şey bu. M.Ö. 5. yüzyıldan başlayarak İsrail birkaç kez sürgüne gitti ve giderek dünyanın her tarafına dağıldı. Geri dönme şansları oldu. Aslında M.Ö. 7. yüzyılda gittiler ama geri dönme şansları olsa da bu, tüm İsraillileri toprağa geri döndürmedi. Onlar sıkıntıyla, acıyla, başka ulusların arasında yaşadılar.
1.nci yüzyılda, II. Dünya Savaşı’nda Yahudilerin başına gelenler inanılmaz şeylerdi. O kadar büyük bir şiddetle başka uluslar karşılaşmadı. O kadar büyük bir acıyla… Ve daha da dağıldılar. Sayıları giderek azaldı. Şimdi dünyada küçük bir grup olarak kaldılar ve dünyanın her yerinde insanlar öfkeyle, nefretle Yahudilere bakıyor. Onlar hakkında kuşkuyla davranıyorlar. Aynen kitapta yazdığı gibi…
Sebep ne biliyor musunuz? Tanrı’ya dönüp tövbe etmemeleri. Tanrı’yla yaptıkları antlaşmayı bozdular ve ondan sonraki kuşaklar her zaman, her zaman Tanrı’ya geri dönebilirlerdi. Tanrı’yla birlikte yaşamak isteyebilirlerdi ama kendi yollarından gittiler. İsrail bir daha iflah olmadı. Hâlâ büyük sıkıntılarla karşı karşıyalar. Küçük bir İsrail devleti var ama tövbe etmek şarttır. Tanrı’nın bereketini almak için tövbe etmeleri gerekiyordu, ancak etmediler.
Bu, tarihteki sürgün olayı. Hâlâ onların sürgünü devam ediyor. Bir sürü insan başka ülkelerde yaşıyor, acı çekiyor, sıkıntı çekiyor, insanların düşmanlıklarını görüyorlar. Ve bu nasıl çözülecek bilinmiyor. Dünyanın en karmaşık problemlerinden biri gibi görünüyor. Tövbe çözer. Ama tövbesiz nasıl çözüleceğini insanlar araştırıyorlar. Yüzyıllardır bir çözüm bulunamıyor.
Sürgün denince aklıma… sürgünün sonuçları, insanların yaşadıkları da geliyor. Sürgünün sonucunda fiziksel kayıplar yaşanıyor. İnsanlar evlerinden oluyorlar, evlerinde sıkıntılar yaşanıyor. Sürgün deyince aklıma gelen şey, insanın evinden ayrılmasına neden olan bir felaket oluyor. Günümüzde sürgün hissi verebilecek, evden ayrılmaya sebep olan olaylar neler olabilir?
Belki boşanma. Boşanma insanda bu tür bir etki yaratabilir. Boşanmanın sonuçları, insanın hayatında sanki sürgüne gitmiş gibi bir his bırakabilir. Başka ne olabilir sürgün etkisi yaratan? Ev kaybı… Evin yanması ya da bir felakete uğraması, evdeki insanların tarihine ve geçmişine ait şeylerin ortadan kaybolması… İnsanların çırılçıplak kalması.
1999 depreminde Türkiye’de insanlar bunu iki kez yaşadı. Ve hepimizin gözünde hâlâ canlı; Erzincan depremini anlatanlar var. Daha sonrasında Van’da bir deprem yaşandı. O binaların içinde insanların hayatları kayboldu. Ama hayatlarını kurtarmış olan insanlar da o binaların içinde geçmişlerini kaybettiler. Hatıralarını kaybettiler. Ondan sonra insanda sürgün hissi, acı hissi devam ediyor.
Ölüm… Depremde ölümlerden söz ettik ama ailenizde, sevdikleriniz arasında birisi öldüğünde de o sürgün hissi hayatınıza gelir. Sanki dünyanız altüst olmuş, yalnız kalmış olursunuz.
Sürgün hissini yaratan bir başka durum da işsizliktir. Eğer işinizi aniden kaybederseniz, sürgün hissi hayatınıza girer. Yani sürgün hissi nasıl gelir derseniz, sizin hayatınızın temellerini sarsan bir olayla gelir. Fiziksel olarak artık eskisi gibi değilsinizdir. Güvendiğiniz şeyler değişmiştir. Alıştığınız gündelik rutin değişmiştir. Kendinizden emin olamazsınız.
Korkular başlar. Geleceğe ilişkin korkular başlar. Ölüm korkuları başlar. Hayata ilişkin sıkıntılar başlar. İş bulmaya ilişkin sorunlar başlar. Hem fiziksel hem de sosyal şartlar değişebilir.
Ani bir yoksulluk yaşarsanız… Ailenizden biri aniden bir şeyden ötürü suçlanmışsa, çevrenizden ayrılmak zorunda kalırsınız. Utanç verici bir olay hayatınıza girdiyse…
Bunlar, insandaki sürgün hissini artıran şeylerdir. Yabancı bir yere taşındıysanız, yabancıların arasında yaşamak zorundaysanız, bu da sürgün hissi yaratır.
Yalnızlık hissi verir. Yalnızlık başlı başına bir problem zaten. Sürgün hissini iliklerinize kadar yaşatan bir şey. Güvenlik ve güvence eksikliği, yalnızlık, yoksunluk… Sağlam temellerinizin olmaması…
Kimi zaman hepimiz bir tür sürgün hayatı yaşıyor olabiliriz. Bazen yaptığımız hatalar, bazen yaşamın akışında karşılaştığımız problemler—az önce saydığım sorunlardan biri—hayatımızı son derece olumsuz şekilde etkileyebilir. Keder, yalnızlık, mutsuzluk, ayağını sağlam bir yere basamama, sırtını güvenle dayayamama duygusu, sürgün hissini beraberinde getirir. Tanrı’nın bize vaat ettiği bereket duygusundan, bolluk içindeki yaşamdan uzak bir hayat sürüyor olabiliriz. Tanrı, hayatımızda bolluk dolu bir yaşam görmek istiyor. Bolluk derken zenginlikten bahsetmiyorum; insanın hayatından memnun olacağı, sevinç duyacağı bir yaşamdan söz ediyorum. İnsanlar yoksulken de hayatlarından memnun olabilir ve sevinçli bir yaşam sürebilirler. Sevinç ve güvenliğin olduğu bir ortam önemlidir.
Ancak eğer sevinciniz kaybolduysa, keder hayatınıza egemen olmuşsa ve güvenlik eksikliği sizi etkiliyorsa, o zaman sürgün duygusu da kendini gösterir. Yakın bir sevdiğinizin ölümü buna sebep olabilir.
İsa’nın bir arkadaşı vardı. İnsanlar, İsa Mesih’ten bahsederken onun arkadaşları olamayacağını düşünürler, ancak İsa Mesih’in gerçekten bir arkadaşı vardı. Onun hakkında çok fazla şey bilmiyoruz. Kutsal Kitap’ta yalnızca birkaç kez geçiyor. Ancak İsa Mesih’in onunla nasıl bir ilişkisi olduğu, arkadaşlıkları hakkında fazla detay bilmiyoruz.
Bu kişinin adı Lazar ya da Lazarus’tu. İsa Mesih, Lazar’ın öldüğünü öğrenince, bir süre gecikerek Lazar’ın bulunduğu yere gitti. Yuhanna 11. bölüm 32. ayette şöyle yazar:
“Meryem’in ve onunla gelen Yahudilerin ağladığını gören İsa’nın içini hüzün kapladı, yüreği sızladı. ‘Onu nereye koydunuz?’ diye sordu. Ona, ‘Ya Rab, gel gör’ dediler. İsa ağladı. Yahudiler, ‘Bakın, onu ne kadar seviyormuş!’ dediler.”
İsa ağladı. Her şeye egemen Rab, sevdiği birinin ölümü yüzünden gözyaşı döktü. O kederi içinde hissetti.
Eğer hikâyeye aşinaysanız, bilirsiniz ki İsa kısa bir süre sonra Lazar’ı ölümden diriltecektir. Ancak buna rağmen, yakın birini kaybetmenin acısını derinden hissetti. Onu dirilteceğini bilse bile içinde o hüzün vardı.
Biz İsa’daki kudrete sahip değiliz. Ölüleri diriltme gücümüz yok. İsa Mesih’in yetkisiyle mucizeler gerçekleşebilir, ancak her dua ettiğimizde kesin sonuç alacağımızın garantisi yoktur. İşte bu emin olamama duygusu, insanın yalnızlık, umutsuzluk ve ölüm korkusu yaşamasına sebep olur. Hele ki İsa’yı Rabbiniz ve kurtarıcınız olarak kabul etmediyseniz, ölümün ardından yapabileceğiniz tek şey üzülmektir. Başka bir çözüm göremezsiniz.
Eşiniz sizi terk etmiş olabilir, boşanmış olabilirsiniz. Bu durumda da yalnızlık ve acı duygusu hayatınızı etkileyebilir. Daha da kötü şeyler olabilir. Örneğin, evde şiddete maruz kalıyor olabilirsiniz. Ne yazık ki erkekler, kadınlara karşı ciddi şiddet uyguluyorlar.
Kutsal Kitap, bunun olmaması gerektiğini açıkça belirtir. Karı-koca ilişkileri hakkında 1. Petrus 3. bölüm 7. ayette şöyle yazılıdır:
“Bunun gibi, ey kocalar! Siz de daha zayıf varlıklar olan karılarınızla anlayış içinde yaşayın. Tanrı’nın lütfettiği yaşamın ortak mirasçıları oldukları için onlara saygı gösterin. Öyle ki dualarınıza bir engel çıkmasın.”
Burada kadınlardan “zayıf varlıklar” olarak söz edilmesinin sebebi, fiziksel olarak erkeklerin genellikle daha güçlü olmasıdır. Bu ifade, kadınların Tanrı önünde ikinci sınıf vatandaşlar olduğunu ima etmez. Ancak erkekler, kadınlara karşı daha özenli, daha sevgi dolu ve saygılı olmalıdır.
Eğer bir erkek, eşine şiddet uyguluyorsa, Kutsal Kitap açıkça onun dualarının kabul edilmeyeceğini söyler. 1. Petrus 3:7 ayeti, şiddet uygulayan kişilerin dualarının Tanrı tarafından önemsenmeyeceğini bildirir.
Dolayısıyla, eğer eşine şiddet uygulayan biri bu programı izliyorsa, artık buna son vermelidir. Tanrı, eşinizi dövmenizi istemez. Çünkü bu, onun hayatında korkunç bir yalnızlık hissine sebep olur.
Korkunç bir yıkıma yol açıyor. Onun karakterini örseliyorsunuz, kimliğini zedeliyorsunuz. Yapmayın.
Çocuklara uygulanan şiddetten de söz ediliyor. Koloseliler’e Mektup 3. bölüm 21. ayette, Tanrı babaları çocuklarını dövmemeleri konusunda uyarıyor: “Ey babalar, çocuklarınızı incitmeyin, yoksa cesaretleri kırılır.” Çocukları incitmeyin. Onların sağlıklı bireyler olarak büyüyebilmesi için özellikle sevgiye, sevince ihtiyaçları var. Desteklenmeye ihtiyaçları var. Çocuklarınızı dövmeyin, eşlerinize şiddet uygulamayın. Bu, onların hayatlarında güvenlik yoksunluğuna yol açar, kendilerini sürgünde yaşıyormuş gibi hissettirir. Bir koca ve baba olarak, çocuklarınıza ve eşinize iyi davranmalısınız.
Ancak yalnızca babalar değil, anneler de çocuklarını dövüyor. Anneler, dövmeyin! Çaresizlik hissi içinde bunu yapıyor olabilirsiniz ama yapmayın. Bu, çocukların hayatında olumsuz etkiler bırakıyor.
İsa, yabancılara da iyi davrandı. Eğer bir yerde sürgüne gitmek zorunda kaldıysanız ya da bir azınlık olarak yaşıyorsanız, İsa’nın tavrı size de esenlik getirecektir. Samiriyeliler, İsrailliler tarafından pek sevilmeyen bir halktı, hatta düşman olarak görülüyorlardı. İsraillilerle Samiriyeliler arasında düşmanlık vardı. İsa, Samiriyelilerin yaşadığı bölgeden geçerken bir Samiriyeli kadınla konuştu. Bu bize normal görünebilir ama o dönemin koşullarında hiç de normal değildi. Yahudiler, Samiriyelilerle konuşmaya tenezzül bile etmezlerdi. Onları ikinci sınıf insanlar, hatta kirli yaratıklar olarak görürlerdi. Ayrıca, Yahudi erkekleri genellikle kadınlarla konuşmazdı. Üstelik bu kadın Samiriyeli idi!
Ancak İsa, Samiriyeli bir kadınla konuştu. Üstelik onunla uzun bir sohbet etti. Aslında İsa, öncelikle Yahudilere müjdeyi duyurmaya gelmişti. Ama ilk iman edenlerden biri, Yahudi olmayan bu Samiriyeli kadındı. Yuhanna 4. bölümü okursanız, İsa’nın bu kadınla olan sohbetini görebilirsiniz.
Kadın, o toplumda ikinci sınıf bir varlıktı. Erkekler, yabancı kadınlardan bir şey istemezdi. Ama İsa, ondan su istedi. Kuyu başında konuşurken, kadından su çekmesini istedi. Onu insan yerine koydu. Kadın ise buna şaşırdı.
İsa kadınlara değer verdi. O dönemde, bu kadın bir cinsellik nesnesi olarak görülüyordu. Beş adamla evlenmişti ve hangisinin kocası olduğu bile belirsizdi. Hâlâ bir eşya gibi kullanılıyordu. İsa, bunu bildiği hâlde, ona elini uzattı. Ondan bir şey istedi.
Sonra ilginç bir ayet gelir. 10. ayette İsa kadına şöyle der: “Bana su ver içeyim diyenin kim olduğunu bilseydin, sen ondan dilerdin, o da sana yaşam suyunu verirdi.”
Eğer siz de İsa’dan isterseniz, size bol yaşamı ve yaşam suyunu verir. Hayatınıza esenlik ve güvence duygusu verir. Tanrı’yla birlikte yaşama sevincini verir. Tanrı’ya dönün, İsa’dan isteyin. O, isteyenlere karşılık verir.
1.nci ayetten itibaren konuşma devam eder: “Kadın, ‘Efendim,’ dedi, ‘Su çekecek bir şeyin yok. Kuyu da derin. Yaşam suyunu nereden bulacaksın? Bu kuyuyu bize veren, kendisi, oğulları ve davarları ondan içen atamız Yakup’tan daha mı büyüksün?’”
İsa şöyle yanıt verdi: “Bu sudan her içen yine susayacak. Oysa benim vereceğim sudan içen, sonsuza dek susamaz. Benim vereceğim su, içende sonsuz yaşam için fışkıran bir pınar olacak.”
İsa, hayatınıza tam tatmin sağlayan suyu vermek istemektedir. Sonsuz hayatı vermek istemektedir. Eğer İsa’yı hayatınıza kabul ederseniz, Tanrı’yla sonsuz bir yaşama kavuşursunuz. Artık yabancı, garip ya da sürgün olarak adlandırılmazsınız. Şiddete uğramış olsanız da, yalnız bırakılmış olsanız da, ölüm, acı, deprem, yoksulluk, yangın neyle karşılaşırsanız karşılaşın, Tanrı sizi onaracak ve sonsuz hayata kavuşturacaktır.
Beraber dua edelim mi?
Yâ Rab, şimdi bu konuşmayı dinleyen ve gerçekten sürgün duygusu içinde olan insanlar için dua ediyorum. Ellerini onlara uzat. Tek çarenin sen olduğunu, kurtuluş yolunun sen olduğunu bilsinler diye dua ediyorum.
Rab, bu konuşmayı dinleyen herkesin yüreğinde senin sevgin ve sevincin kök salsın diye dua ediyorum. Onları kurtar, esenlikle ve sevinçle yaşamaları için onları bereketle diye yalvarıyorum.
Rab, sen her şeye gücü yeten Tanrı’sın. Şimdi bu ekranlardan seni izleyen, bu konuşmayı dinleyen, seni hayatlarında bekleyen insanlara dokun diye dua ediyorum.
İsa Mesih’in adıyla. Amin.
Evet, bu gök konuşmamızın sonuna geldik. Sürgünden Tanrı’nın hayatına, Tanrı’nın bahçesine giden bir yoldayız. Eğer İsa’yı hayatınıza kabul ederseniz, kurtulursunuz.
Tanrı’nın esenliği ve sevinci sizinle olsun.
