
Tanrı’nın buyrukları hakkında konuşmaya devam edeceğiz. Tanrı, bizimle nasıl bir ilişki kurmak istediğini, nasıl bir bağlantısı olması gerektiğini, O’nun karakterinin nasıl olduğunu ve bizim nasıl davranmamız, gündelik hayatımızda nasıl yaşamamız gerektiğini bu buyruklar aracılığıyla, Tanrı’nın sözü aracılığıyla bize anlatıyor. 10 tane temel buyruğu var. Bu 10 temel buyruğa başka zamanlarda baktık. Bugün, o buyruklardan 8. su üzerinde durmak istiyorum özellikle. 8. buyruk “Çalmayacaksın” diyor. Aslında, “Çalmayacaksın” sözünü duyduğumuzda hemen herkes şunu diyebilir: “Aa, ben hırsız değilim, ben hiçbir şey çalmıyorum.” Basitçe hırsızlıktan bahsettiğimizde, hırsızlık kötü bir şeydir. Zaten biz de hırsızlık yapmıyoruz demeyin. Aslında… Hırsızlık yapıyor olabilirsiniz. Gerçekten birçok insan, hırsızlığı tam kelime anlamıyla yapmıyor. Ama her birimizin hayatında bazı sorunlar olabilir. O yüzden bugünkü konuşmanın içerisinde, Tanrı’nın bizden istediği şeylerin ne olduğuna dikkat edelim. Tanrı, veren bir ilişki içerisinde olmamızı istiyor. Hırsızlıktan bahsettiğimizde, kabaca alan bir ilişkiden söz ediyoruz.
Tanrı, bizim vermemizi istiyor, elimizin açık olmasını ve sadece alan değil, ama çevremizdeki insanları, ailemizi, toplumu bereketleyen, veren kişiler olmamızı istiyor. Tavır veren tavır olması lazım. Bu da, bu buyrukla aklımıza gelen bir ifade. Çalmak, açgözlü bir davranıştır. Son derece bencilce bir şeydir. Başka insanların, sanki mal edinmeye hakkı yokmuş gibi, hiç sizin olmayan, sizin emeğinizin karşılığı olmayan bir şeyi başka insanların elinden, evinden, hayatından alırsınız. Onların mal edinme hakkını hiçe saydığınız gibi, onların duygularını da hiçe sayarsınız. Onların üzüleceğini ya da o çalınan şeyle neler kaybettiklerini umursamazsınız. Son derece bencilce bir tavırdır hırsızlık. Çok düşkün bir eylemdir. Herkesin bir eşyaya sahip olma hakkı vardır. Herkesin, hayatında onu memnun edecek, onun bağlanabileceği, sevinç duyabileceği eşyalara sahip olma hakkı vardır. Yuhanna’nın 3. mektubunda, 2. ayette şöyle diyor:
Sevgili kardeşim, canın gönenç içinde olduğu gibi her bakımdan sağlıklı ve gönenç içinde olman için dua ediyorum. Yani gönenç… Biraz garip gibi geliyor bana. Refah diyelim onun yerine. Tanrı, hepimizin refah içinde olmasını ister. Hepimizin sağlık içinde olmamızı ister. Hepimizin esenlik ve huzur içinde olmamızı ister. Bizim, böylece sahip olduğumuz şeylerle, sağlıkla, huzurla, esenlikle, iyi bir şekilde yaşamamızı ister. Tanrı, bizim iyi bir hayat sürdürmemizi istiyor. Ama Tanrı’nın istemediği şey, bu noktada mal olmasını, eşya olmasını istemez. Bizim hayatımızdaki en önemli hedefimizin bir malın, bir eşyanın peşinden koşmak olması, Tanrı’nın istemediği bir şeydir. Ya da daha çok mal, daha çok eşya biriktirmek, Tanrı’nın bizim için istediği hedefler arasında yoktur. Tanrı, çok açık ve net bir şekilde bizim hayatımızda sevincin, bereketin olmasını ister. Ama bu sevinci ve bereketi yalnızca eşyadan elde etmemizi istemez. Bakalım, Matta 6. bölüm 25 ve 33. ayetlerde ne diyor?
Bu nedenle size şunu söylüyorum: Ne yiyip ne içeceğiz diye canınız için, ne giyeceğiz diye bedeniniz için kaygılanmayın. Can, yiyecekten beden de giyecekten daha önemli değil mi? Gökte uçan kuşlara bakın, ne ekerler ne biçerler, ne de ambarlarda yiyecek biriktirirler. Göksel babanız yine de onları doyurur. Siz onlardan çok daha değerli değil misiniz? Hangi biriniz kaygılanmakla ömrünü bir anlık uzatabilir? Giyecek konusunda neden kaygılanıyorsunuz? Kır zambaklarının nasıl büyüdüğüne bakın. Ne çalışırlar ne de iplik giydirirler. Ama size şunu söyleyeyim, bütün görkemine karşın Süleyman bile bunlardan biri gibi giyinmiş değildi. Bugün var olup yarın ocakta yakılacak olan kır çiçeğini böyle giydiren Tanrı’nın, sizi de giydireceği çok daha kesin değil mi? Ey kıt imanlılar! Öyleyse, ne yiyeceğiz, ne içeceğiz ya da ne giyeceğiz diyerek kaygılanmayın. Tanrı, bizim bunlarla kaygılanmamızı istemiyor. 33. ayet şöyle diyor: Siz, öncelikle onun egemenliğinin ve doğruluğunun ardından gidin.
O zaman size bunlar da verilecektir. Tanrı’nın bizim hayatımız için istediği şey, Tanrı’nın egemenliğinin ve doğruluğunun ardından gitmektir. Yani doğru hayatlar sürdürmemizi istiyor Tanrı. Gündelik yaşantımızın her noktasında, acaba Tanrı’ya uygun olmayan bir şey var mı diye kendimizi kontrol etmemizi istiyor. Onun egemenliğinin ardından gitmek demek, Onun istediği yaşam ölçülerinin içinde yaşıyor olmak demek. Onun istediği gibi yaşıyor olmak demek. Yani ahlaklı, doğru, dürüst bir yaşam sürdürüyor olmamız demek. Onun doğruluğunun ardından gitmemiz lazım. Tanrı’mız kusursuz derecede doğrudur. Ve bizlerin de, insanların da doğru bir hayat sürdürmesini istiyor. Eğer doğru bir yaşam sürdürecek olursak, o zaman Tanrı bizim hayatımızda bereketlerin olmasına izin verecektir.
Tanrı neden bunu söylüyor, biliyor musunuz? İnsanlar genellikle biriktirme arzusu taşırlar ve sürekli “Yarın ne yaşayacağız, yarın ne yiyeceğiz, yarın ne giyeceğiz?” diye düşünürler. Tanrı’nın onların hayatında neler yapabileceği konusunda bir güvene sahip olmazlar. Tanrı, bize o güveni vermek istiyor. Yani eğer siz yaşantınızda “Yarın ne giyeceğiz?” diye endişeleniyorsanız, diyor, kır zambaklarına bakın, ne kadar güzeller. Tanrı onları giydiriyor, onları sadece sizin gözleriniz için giydiriyor. Siz güzel zambaklar görün diye giydiriyor. Ama sizi o kadar çok seven Tanrı, mutlaka sizi de giydirmenin yolunu bulacaktır. Siz doğrulukla yaşarsanız, eğer Tanrı’nın istediği gibi yaşarsanız, mutlaka Tanrı sizin hayatınızı bereketleyecektir.
Yani bu, illa da çok zengin olacağınız anlamına gelmiyor tabii. Tanrı, sizin hayatınızı bereketleyecektir. Sizin hayatınızda iyi şeylerin olmasını isteyecektir. Ama yani ihtiyacınızı karşıladıktan sonra uygun bir şekilde yaşamanızı da sağlayacaktır. Ama istediği şey, sizin Tanrı’ya yaraşır doğru bir tavra sahip olmanızdır. Eğer o doğru tavır sizin hayatınızda gözüküyorsa, kurallara uygunluk, kutsal bir hayat sürmek, Tanrı’nın hoşnut olacağı çocuklar olmak sizin hayatınızda gözüküyorsa, Tanrı sizin hayatınızda bereketleyecektir.
Bir başka ayete bakalım. Luka, 6. bölüm, 30-35. ayetler arasında:
Sizden bir şey dileyen herkese verin. Malınızı alandan onu geri istemeyin. İnsanların size nasıl davranmasını istiyorsanız, siz de onlara öyle davranın. Eğer yalnızca sizi sevenleri severseniz, bu size ne övgü kazandırır? Günahkârlar bile kendilerini sevenleri sever. Size iyilik yapanlara iyilik yaparsanız, bu size ne övgü kazandırır? Günahkârlar bile böyle yaparlar. Geri alacağınızı umduğunuz kişilere ödünç verirseniz, bu size ne övgü kazandırır? Günahkârlar bile verdiklerini geri almak koşuluyla günahkârlara ödünç verirler. Ama siz düşmanlarınızı sevin, iyilik yapın, hiçbir karşılık beklemeden ödünç verin. Alacağınız ödül büyük olacak. Yüceler yücesinin oğulları olacaksınız. Çünkü O, nankör ve kötü kişilere karşı iyi yüreklidir.**
Tanrı, sizin hayatınızda bir şeyleri değiştirmek istiyor. Eskiden sadece almakla yaşayan bir kişiyken, şimdi vermekle yaşayan bir kişi olmanızı istiyor. Az önceki ayetlerde Tanrı’nın sizin ihtiyacınızı karşılayacağını söyledik. Ama aynı zamanda başka insanların ihtiyacını karşılamak için sizi de kullanmak istiyor. Sizin de elinizin açık olmasını ve kendinizden bazı şeyleri karşınızdaki insanlara vermenizi istiyor. Sadece alan, “Beni doyurun, beni besleyin, beni bereketleyin” değil, ama başka insanlara veren, başka insanları bereketleyen biri olmanızı istiyor. Eğer bunu yaparsanız, Tanrı sizin hayatınızda olumlu şeyler de yapacaktır. O kutsallık, iyilik bu şekilde hayatınızda daha kesin olarak gözükecektir. Yalnızca doğru düzgün davranan insanlara iyilik etmekle çekinmeyin. Hayatınızda bazı şeyleri size geri gelmeyeceğini vererek de yapın.
Yani benim hayatımda bu konuda sıkıntı çektiğim bir nokta var. Ben çok kitap okumayı seven biriyim. Bir sürü kitabım var. Ve kitaplarımın benim kitaplarımda kalmasını istiyorum. Ama insanlar benim kitaplarımı gördüklerinde onları istiyorlar ve alıyorlar benden.
Raftan kitapları alıyorlar, bazen izin istiyorlar, bazen ise istemiyorlar. Ve aradan bir zaman geçtikten sonra onların hesabını tutmuyorum. Ama kitaplarım azalıyor, onlara ihtiyacım olduğunda bulamıyorum. Ama yine de benden kitap isteyen insanlara veriyorum. Onlar ödünç alıyorlar benden, ödünç aldıklarını geri vermiyorlar. O yanlış. Ama benim geri verip vermeyecekleri önemli olmadan onlara ihtiyacı olan bir konuda yardım etmem yeterlidir. Bazen ayartıya düşüyorum, insanlardan geri isteme arzumu oluyor. Bazı şeyleri geri isteyebiliriz elbette. Ama karşımızdaki insanları rahatsız edecek, utandıracak şekilde onlardan bir şeyleri geri istemenin anlamı yok. Eğer Tanrı’nın istediği gibi karşılıksız veren bir kişi olursak, Tanrı bizi bereketleyecek. Ne demişti ayeti okuduğumuzda? Çünkü O, nankör ve kötü kişilere karşı iyi yüreklidir. Alacağınız ödül büyük olacak. Tanrı bizim hayatımızda… Aslında hepimizin nankörlüğü ve kötü yürekliliği olmasına rağmen, bizi merhametiyle affedip hayatımızda bereketini gösterecek, alacağımız ödül büyük olacak.
Sonra 38. ayette, aynı bölümde diyor ki: “Verin, size verilecektir. İyice bastırılmış, silkelenmiş ve taşmış, dolu bir ölçekle kucağınıza boşaltılacak. Hangi ölçekle verirseniz, aynı ölçekle alacaksınız.” Hangi ölçekle veriyorsunuz? Karşınızdaki insanların nasıl… Bir çuval düşünün. O çuvalın içerisini dolduruyor. Tanrı dolduracak size. Eğer siz veriyorsanız, aynı şekilde Tanrı o çuvalı dolduracak, sıkıştıracak, basacak, silkeleyecek, tekrar basacak, silkeleyecek, tekrar basacak ve o çuvalla beraber eğer siz veriyorsanız, size öyle geri verecek. Nasıl verirseniz, hangi yürekle verirsiniz, Tanrı aynı şekilde verecek.
Açgözlülük yerine hizmet ve sevgi duygusuyla hareket etmeliyiz. Eğer verirseniz, yoksulluğunuzda bile Tanrı’yı hoşnut etmiş olacaksınız. Tanrı, sizin hayatınızda kendi isteğinin gerçekleştirildiğini görecek. Tanrı, hırsızların yüreklerini değiştirmek istiyor. Hırsızların yüreklerinin aynı şekilde kalmasını ve hırsızlığa devam etmelerini istemiyor. İnsanlar hep köşe dönme mantığıyla yaşıyorlar. “Aman, ben şuradan azıcık çırpsam, şu maldan azıcık çırpsam, öyle yaşarım,” diye düşünüyorlar. Bu, hatırlarsınız, büyük deprem olduğunda İzmit depremi sonrası Düzce depremi oldu. En büyük sıkıntılar nasıl yaşandı? O evlerin yıkılmasının sebebi neydi? İnsanlar, o evlerin mallarından çalıyordu. Doğru düzgün kum koymak yerine inşaata deniz kumu koyuyorlardı. Deniz kumu öyle tutmuyor. En ufak bir sarsıntı olduğunda bütün bina aşağı yıkılıyordu. Demirden çalıyorlardı. Sağlam olmayan zeminlere iyi olmayan binalar yapıyorlardı. 10 binlerce insan öldü. Sadece insanların açgözlülüğü yüzünden. Maldan çaldıkları için. Bunlar hırsız. Ve Tanrı, bu şekilde davranan insanların yüreklerini değiştirmek istiyor. Sadece hırsız görünür bir şekilde malı çalan, başkasının eşyasını çalan değil. Böyle insanlar da hırsız. Başkalarına vermeyenler de hırsızdır. Hırsız, Tanrı’nın malını uygun bir şekilde kullanmıyor.
Bir başka ayete bakalım. Efesiler 4. bölümde 28. ayet, bakın ne diyor: “Hırsızlık eden artık hırsızlık etmesin. Tersine, kendi elleriyle iyi olanı yaparak emek versin. Böylece ihtiyacı olanla paylaşacak bir şey olsun.” Hırsızlık eden artık hırsızlık etmesin. Bunu, bizim televizyonumuzda da izleyen ve hayatında başkalarının malını, başkalarına ait olanı çalan kişiler varsa, onlara da söylüyoruz: Hırsızlık eden artık hırsızlık etmesin. Tersine, karşıdaki insanları bereketleyen bir hayatın nasıl olduğunu öğrenmeliyiz. Eğer karşımızdaki insanları bereketleyen bir tavrımız olacaksa, onların hayatında iyiliğin nasıl geliştiğini görmek istiyorsak, o zaman aslında bizim yüreğimizin de değiştiğini göreceğiz. Hırsızlık dediğimiz şey, çeşitli örnekler verdim ama eğer az önce söylediğim gibi ödünç çaldığınız bir şeyi geri vermiyorsanız, aslında o da hırsızlık. Çünkü size ait olan şeyi belli bir ölçüde kullanabilirsiniz. Ama onu kendi malınızmış gibi davranıyorsanız, yalnızca kendiniz kullanıyorsanız buna hırsızlık denir. Ve bundan vazgeçmeniz lazım. İkincisi, iş zamanından çalmak da hırsızlık. Yani, eğer patronunuzun görmeyeceği bir şekilde iş zamanında kaytarıyorsanız, işinizi yapmıyorsanız, bol bol kahve, çay, sigara molası veriyorsanız, bu da hırsızlık.
Bizim iş yerimizin bulunduğu bina bayağı yüksek bir bina. Üst katta çalışanlardan bir grup, kendi dairelerinde sigara içemiyorlar. O yüzden sürekli olarak apartmanın girişine gidip, bir iş hanının girişine gidip orada oturup sigara içiyorlar. Bazen o kadar kalabalık bir grup olarak görüyorum ki onları. Yani ilk önce bakıyorsunuz, sadece bir kere geçtiğiniz için oradan, bir kere orada durduklarını sanıyorsunuz. Ama aynı gün içerisinde birkaç kere ofise girmem gerektiğinde, aynı insanların sürekli aynı yerde durduklarını gördüm. Yani bu insanlar hiç çalışmıyorlar. Aşağıda çaylarını da getirmişler, yukarıdan ofislerinden. Beraberce sigara içiyorlar ve vakitlerini geçiriyorlar. Bu, onların patronlarından çalınan zamandır. Herhalde belli ki o gün patronları işe gelmedi, amirleri işe gelmedi. Onlar da dışarıda duruyorlardı. Benzer birçok şeyi görüyorum. Aşağımızda bir banka şubesi vardı. Banka şubesinde çalışan iki hanım sürekli yetkililerdi, onlar o bankada. Sürekli bankanın kapısının önünde oturup sigara içerlerdi. Bankanın yetkilisi oldukları için onlara kimse bir şey diyemiyordu. Aylarca kapının önünde zaman geçirdiler, sigara içerek. Bu, patronlarından çalınan zaman demek. Ve… Bu da bir tür hırsızlık. İşçinin sigortasını yapmamak bir hırsızlıktır. Hem işçiden hem devletten çalıyorsunuz.
Birçok insan bu konuda sıkıntı çekiyor. Zor ekmek parası kazandıkları için bir iş yeri buluyorlar ve illa “Sigortamı yap, sigortamı yap” diye bastıramıyorlar. Ama eğer işçinin sigortasını yapmıyorsanız, hırsızlık oluyor. Ödemeniz gereken vergileri, sigorta primlerini ödemiyorsanız, aslında vergileri kaçırıyorsanız, bu da hırsızlık oluyor. Devlete karşı vermeniz gereken parayı vermiyorsunuz.
Biliyorum, bizim devletimiz biraz fazla para alıyor. Vergiler çok yüksek Türkiye’de. O yüzden küçük esnaf büyük sıkıntılar çekiyor, çiftçi büyük sıkıntılar çekiyor. Ama yine de sorumluluklarımızı yerine getirmeliyiz. Biz Tanrı’yla ilişkimizi düzgün hale getirmeliyiz. Matta 6. bölümden birkaç ayetle aslında bugünkü konuşmaya bir son vermek istiyorum. Matta 6. bölüm, 19-20. ayetler. Diyor ki: “Yeryüzünde kendinize hazineler biriktirmeyin. Burada güve ve pas onları yiyip bitirir, hırsızlar da gelip çalarlar. Bunun yerine kendinize gökte hazineler biriktirin. Orada ne güve ne pas onları yiyip bitirir, ne de hırsızlar gelip çalarlar.” Hazineniz neredeyse, yüreğiniz de orada olacak. Hazineniz nerede? Hayatta en çok önem verdiğiniz şey nerede? Eğer bu paraysa, paranın bir anlamı yok. Parayı uzun bir süre elinizde tutmanız mümkün değil. Hazineniz Tanrı’da olması lazım.
Eğer Tanrı’yı yaşarsanız, veren bir hayat yaşarsanız, sadece kendinize toplayan değil, insanlara veren bir hayatınız olursa, o zaman yaşamanızda ciddi değişiklikler görebilirsiniz. Tanrı’nın bereketini görebilirsiniz. Eğer doğruluğu arayan bir hayatınız olursa, o zaman Tanrı size söz veriyor. Sizin hayatınızda o da bereket olacak. Siz çalmayı değil, ya da kendinize toplamayı değil, bencil bir yaşamı değil, veren bir yaşamı seçin. Bugün hırsızlık hakkında konuşmaya çalıştım. Tabii ki izleyicilerimizin büyük bir çoğunluğu hırsızlık yapmıyor. Ama hırsızlık anlamına gelebilecek bir şekilde, bencilce kendilerine yönelik yaşayan kişilerin sayısı da azımsanacak gibi değil. Birçok insan Türkiye’de böyle yaşıyor. Bugün onlara sesleniyorum: Kendi üzerinize düşen sorumluluğu yerine getirin. Eğer bunu yapamıyorsanız, o bağımlılıktan sadece kendinizi düşünmekten kurtulamıyorsanız, dua ederim. Tanrı’nın doğruluğunu arayın diye. Bu, sizin kararınızda değişebilecek bir şey. Ama yine de sizin için dua edeceğim. Tanrım, bugün bu programı dinleyen arkadaşlar için dua ediyorum. Onları bereketle. Teyzeler için, amcalar için, çocuklar için dua ediyorum. Onların hayatlarında senin iyiliğin ve sevincin gözüksün. Yalnızca kendilerini düşünen insanlar olmasın.
Rab’bin bu topraklarda yaşayan başka insanları da düşünsünler. Komşularını, akrabalarını, ailelerini, diğer bireyleri düşünsünler. Rab, sadece alan, çalan insanlar değil, veren, bereketleyen insanlar olsunlar diye dua ediyorum. Senin doğruluğunu arasınlar. İsa Mesih, sen onları bereketle diye sana yalvarıyorum. Onların hayatında senin iyiliğin gözüksün. Ruhun gelsin, onları bereketlesin diye dua ediyorum. İsa Mesih’in adıyla. Amin.
Evet, duamızı ettik. Şimdi yüreğinizi sorgulayın. Sizin Tanrı’yla doğru bir ilişki yaşamanızı engelleyen şeyler nelerdir? Günahlarınız sizi Tanrı’dan uzakta tutuyorsa, İsa Mesih’in sizin günahlarınız için öldüğünü unutmayın. Artık günahlarınıza uymak zorunda değilsiniz. İsa Mesih, Çarmıh’ta günahlarınızın bedelini ödedi ve siz artık günahlara tutsak değilsiniz. İsa Mesih, 3. gün ölümden dirildi ve size sonsuz yaşam vermek istiyor.
Eğer yüreğinizi ona bağlarsanız, onu Rabbiniz ve Efendiniz olarak kabul ederseniz, özgür olacaksınız, özgür yaşayacaksınız. Onu arayın. Ondan isteyin. “İsa, gel, beni kurtar” diye isteyin. O, size kutsal ruhunu versin ve onunla beraber yaşayın. Bugün konuşmamı burada bitiriyorum. Ama eğer aklınızda hâlâ sorular varsa, sormak istediğiniz şeyler varsa, bize e-mail yollayabilirsiniz, telefon edebilirsiniz ve sorularınızı cevaplamak bizim için çok sevindirici olacaktır. Arkadaşlarımızdan birisi mutlaka size cevap verecek. Nasıl size yardımcı olabileceksek sorularınızı cevaplamak istiyoruz. Eğer Kutsal Kitap’ınız, İncil’iniz eksikse, lütfen isteyin bizden size… İncil yollayalım ya da başka sorular varsa, başka aklınızı kurcalayan ya da bizim değinmemizi istediğiniz başka konular varsa, lütfen bize yazın.
