
Hayvanat bahçesine gitmeyi sever misiniz? Eskiden giderdim ama artık pek gitmekten hoşlanmıyorum. Çok sevmiyorum oraları. Hayvanların içinde bulundukları durumlar beni rahatsız ediyor. Bazen birçok hayvanı üst üste, dar bir alanda görüyorsunuz. Bazen kafesler sizi rahatsız ediyor. Hayvanların özgürce çevrede dolaşamamaları sizi rahatsız ediyor. Elbette bazı hayvanların sokakta özgürce dolaşması da sizi rahatsız ederdi. Aslanların, kaplanların yanında olmak istemezdiniz. Ama aslanları, kaplanları kafeslerin arkasında görmek de üzücü oluyor.
Yıllar önce Ankara’daki hayvanat bahçesine gittiğimde, kaplanları kafeslerin içinde gördüğümde oldukça rahatsız olmuştum. Bulundukları ortam, onların özgür olmadıkları hissini veriyordu. Ortam pis gözüküyordu. Aslında belki o kadar pis değildi ama yeterince bakım yapılmıyormuş gibi bir izlenim veriyordu.
Hayvanat bahçelerinde, örneğin kuşların ya da balıkların olduğu bölümlerde, nem ve koku rahatsız edici oluyor. Özellikle kuşların kokuları beni rahatsız ediyor. Doğal ortamlarında olmadıkları için, havaya saldıkları kokular ve tüylerinin bıraktığı etki insanı huzursuz edebiliyor.
Eskiden yurt dışında büyük ve güzel bir hayvanat bahçesine gitmiştim. Orada kendimi o kadar rahatsız hissetmedim. Ama yine de hayvanat bahçeleri insanı zorlar. Öte yandan bazı hayvanları görmek istiyor insan. Mesela, eğer hayvanat bahçesi olmasaydı hayatımda hiç zürafa görmezdim. Ya da su aygırlarını… Su aygırlarını çok severim. Onları görme şansım olmazdı hayvanat bahçeleri olmasaydı. Ama su aygırlarını o ortamda görmek de insan için oldukça rahatsız edici olabiliyor. Çünkü onların özgür bir şekilde yaşadıklarını hayal etmek daha güzel.
Yabancı bir arkadaşım, yurtdışındayken memleketine —Afrika’ya— gitmişti. Orada bir safariye katıldı. Hayvan avlamak için yapılan safarilerden değil; daha çok kamerayla, fotoğraf makinesiyle yapılan bir safariydi. Çocuklarıyla birlikte arabanın içinde, hayvanların özgürce yaşadığı alanlarda geziyorlardı. Kocaman bir filin arabalarına doğru yaklaştığını görüyorsunuz. Fil yaklaşıyor ve sanki arabanın üzerine basacakmış gibi hissediliyor. İçeride çocuklar çığlık atıyorlardı. Tabii ki fil bir şey yapmadan arabanın arkasından dolaşıp gitti.
Bir başka paylaştıkları görüntüde bir aslanın arabalarının üzerinden geçtiğini, yani arabaya atlayıp üzerinden öbür tarafa geçtiğini görmüştük. İnanılmaz güzel bir şey… Yani hayvanlarla öyle iç içe olabilmek. Biraz korkutucu tabii ama, hayvanat bahçesinde onların baskı ve sıkıntı altında yaşadıklarını görmekten daha iyi bir durum.
Hayvanat bahçelerinde hayvanların yaşam alanları kısıtlı. Türkiye’dekiler iyidir herhalde; çünkü Türkiye’de hayvan bilinci daha fazla gelişiyor. Ama bazı hayvanat bahçelerinde —özellikle az gelişmiş ülkelerde— hayvanların kötü beslendiklerini, bazen birbirlerini öldürdüklerini okuyoruz. Hayvanlara elbette kötü davranılıyor gibi geliyor bize. Hayvanat bahçesinde kapalı yerlerde olmalarından dolayı…
Ama bir de sirkleri düşünün. Eskiden sirklerde hayvanları eğitmek için —atları, köpekleri, maymunları eğitmek için— onlara işkence ediliyordu. Ayaklarından bağlanıyor, kelepçeleniyorlardı. Oldukça zor, kötü durumlar yaşanıyordu. Ciddi şiddet uygulanıyordu.
Hayvanlar bu dünyanın bir parçası ve onları bu dünyanın bir parçası olarak görmeli, kabul etmeli, sevmeliyiz. Onlarla birlikte yaşamayı öğrenmeliyiz. Kendi yaşadığımız ortama da önem vermeliyiz.
Örneğin geçenlerde Karadeniz’de dolaştığımda, her çayın olduğu yerde… Biliyorsunuz Karadeniz vadilerden oluşur ve bir dağ sırası vardır. Vadiler içeriye doğru uzanır. Binalar genellikle o dağ sırasının Karadeniz’e bakan kısmında yer alır. Vadilerin içine doğru gidip tepelere doğru çıkarsanız, her vadide mutlaka HES’lerle (hidroelektrik santrallerle) karşılaşıyorsunuz. Her yer beton. Yani biraz ileriye gittikten sonra bir HES yapılmış olduğunu görüyorsunuz. Orada bir sürü beton görüyorsunuz.
Sağınızda solunuzda beton… Biraz daha ilerliyorsunuz, yeni bir HES’le karşılaşıyorsunuz. Yine betonlar… Yollar yapılmış, köprüler yapılmış. Hadi bunlar gereklidir, yollar köprüler diyorsunuz. Ama sürekli bu kadar çok hidroelektrik santralin, HES’in yapılması gerçekten çok sıkıntı verici bir durum.
Oradaki insanlarla konuşuyorduk: “Yahu, bu HES’ler sizi rahatsız etmiyor mu?” diye sorduk. “Eee…” diyorlar, “Nasıl etmesin?” İşte, balıkların yaşam alanları tükeniyor. “Eskiden yumurtlamak için çaydan yukarıya doğru çıkarlardı balıklar,” diyorlar, “ama artık çıkamıyorlar.” Balıklar zamanla burada bir daha gözükmeyecek. Tabii, nereden çıksınlar? Yani o HES’ler tamamıyla balıkların yolunu engelliyor.
Ama bir yandan da, “Elektrik de lazım,” diyorlar. Şimdi insanlar bir seçim yapmak zorunda. Elektriği mi seçecekler, yoksa doğanın kendi dengesi içinde yaşamayı mı? Arada nasıl bir denge kurulur, aslında onu bilemiyoruz. Doğayı tahrip etmeden, yok etmeden, oradaki canlılara zarar vermeden nasıl yaşayabiliriz?
Sadece biz yaşamıyoruz ki bu dünyada… Bu dünya sadece bizim, bize ait bir şey değil ki. Bu dünyada diğer canlılarla birlikte yaşıyoruz ve onların yok olmamasına özen göstermemiz gerek.
Örneğin Türkiye’de bir başka problem de nükleer santraller. Elektriğe ihtiyacımız var, evet. Türkiye hızla gelişiyor, gerçekten sanayileşiyoruz. Dünyada önemli ölçüde ticarette söz sahibi oluyoruz. Bunlar güzel, hoş şeyler. Elektriğe, enerjiye ihtiyaç var. Ama nükleer santraller yapılıyor. Nükleer santraller de bizi çok korkutuyor.
En son Japonya’daki faciadan sonra, bu gerçekten zor bir karar. Karadeniz’de, Samsun’da, Sinop’ta bir nükleer santral yapılması ihtimali söz konusuydu. Herhalde onun anlaşmaları yapılmış. Akkuyu’da, güneyde bir santral yapılması planlanıyor. Onun da anlaşması yapılmış gibi gözüküyor. Bunların gerçekten tehlikeli sonuçları olabilir.
Deniyor ki: Çevresel etki raporları tam olarak hazırlanmadan, çevreye nasıl etki edeceği tam olarak incelenmeden ya da üzeri fazla kurcalanmadan bu kararlar alınıyor. Bazı sıkıntılar olduğu, santralin fay hattına çok yakın bir yere kurulduğu söyleniyor. Bunlar korkunç sonuçlar doğurabilecek şeyler. İnsanların bunları düşünmesi gerekiyor.
Karadeniz’le ilgili çevre konularını düşününce aklıma bir de endemik bitkiler geliyor. “Endemik bitki nedir?” diye merak edebilirsiniz. Ben de bunu ilk kez bir gazetede, polisiye bir haberde okumuştum. Endemik bitkileri çalan insanlar varmış. Dedim ki: “Ben endemik bitki nedir bilmiyorum, ama adamlar bunu çalmaya gelmişler!”
Üstelik bu çalanlar yabancı ülkelerden gelen insanlar. Bazı kişiler dünyanın çeşitli yerlerinden geliyor. En son okuduğum haberlerde bir tanesi Hollanda’dan, bir tanesi İtalya’dan gelmişti. Türkiye’ye kadar geliyorlar, Karadeniz’in dağlarına çıkıyorlar ve orada endemik bitkileri çalıyorlar.
Endemik bitki demek, dünyada sadece belli bir bölgede yetişen, başka hiçbir yerde bulunmayan bitki demektir. Yani sadece Türkiye’de, Karadeniz’e özgü bitkiler var. Türkiye’de 10.000 çeşit bitki yaşıyormuş ve bunlardan 3.000’i endemikmiş. Yani yalnızca Türkiye’de bulunuyormuş. Bunların büyük bir kısmı da Karadeniz’de yaşıyor.
Bu konuyu konuşmaya hazırlanırken bazı bitki adlarını not aldım, onları size okuyayım:
Karadeniz’de bulunan endemik bitkiler… Şimdi Artvin civarındakileri sayıyorum:
- Kafkasör kardeleni,
- Letofilla papatyası,
- Bazıları Latince adlarla biliniyor: Recurvata huşu — bu, huş ağacının yalnızca Artvin’de yetişen bir türü. Bütün dünyada sadece Artvin’de var.
- Kuduzotu,
- Rize huşu — Rize’de yetişiyor.
- İspir meşesi — Gümüşhane ve aslında Erzurum sınırları içinde bulunuyor.
- Ovit aslanpençesi — Ovit Dağı’nda yetişen bir aslan perçemi türü. Sadece Ovit’te yaşıyor.
- Artvin ve Rize’de görülen bir bitki: Gece Gündüz Çiçeği. Ne olduğunu ben hiç görmedim ama çok merak ediyorum. Şimdi akşam eve gittiğimde internette araştıracağım, “Gece Gündüz Çiçeği” neymiş diye bir bakmak istiyorum.
- Kuzu kulağı da var. Ama onun yalnızca Trabzon ile Rize’de yetişen bir türü var. Türkçe adı yok; ona Ponticus kuzu kulağı
Artvin’de sadece oraya özgü bir karanfil türü var. Dediğim gibi, bu endemik bitkileri çalmaya çalışan insanlar var. Dünyanın öbür ucundan geliyorlar, dağlarda dolaşıyorlar, topluyorlar, çalıyorlar. Üstelik sadece bunları da çalmıyorlar. Geçenlerde başka bir haberde gördüm; bir adam karısıyla beraber gelmiş —hangi ülkeden olduğunu hatırlamıyorum— Ayder Yaylası’nda dolaşıyor, orada kelebek topluyordu. Kelebekleri kutulara yerleştirmiş. Türlerine göre ayırmış. 600’den fazla kelebek toplamış adam. Ve sonra ne yapacak? Alacak, memleketine götürecek.
Sadece Türkiye’ye özgü olan bu hayvanları, bu bitkileri korumamız lazım. Onlara değer vermemiz gerekiyor. Ben Kafkasör Yaylası’na çıktığımda, oradaki bitki çeşitliliğini gördüğümde hayrete düştüm. Aylar Yaylası’na gittiğimde mevsim pek bahar değildi, o yüzden hava soğuktu, fazla bitki göremedim. Ama gerçekten harika bir ülkemiz var. Karadeniz’in dağları hem manzarasıyla enfestir, hem de orada yetişen bitkiler, orada yaşayan hayvanlar başka hiçbir yerde bulunmaz. Tanrı onları özellikle oraya koymuş gibidir. Orayı öyle yaratmış ve dünyanın başka hiçbir yerinde olmayan şeyleri oraya yerleştirmiş. Bunun bir sebebi var.
Tanrı, biz onları orada görelim, onları orada sevelim diye Karadeniz’in değerleri olarak, Türkiye’nin değerleri olarak oraya koymuş. Biz de onlara sahip çıkmalıyız. Tanrı’nın bize verdiği emaneti koruyabilmemiz gerekir. Doğayı sevmek gerekir. Doğaya karşı kaba bir şekilde yaklaşmamak gerekir.
“Sevgi” deyince, Kutsal Kitap’ta bununla ilgili birçok bölüm var. Ama bunlardan en meşhuru, 1. Korintliler 13. bölüm. Size oradan birkaç ayet okuyayım, 4. ayetten başlayarak:
“Sevgi sabırlıdır. Sevgi şefkatlidir. Sevgi kıskanmaz, övünmez, böbürlenmez. Sevgi kaba davranmaz, kendi çıkarını aramaz, kolay kolay öfkelenmez, kötülüğün hesabını tutmaz. Sevgi haksızlığa sevinmez, gerçekle sevinir. Sevgi her şeye katlanır, her şeye inanır, her şeye umut eder, her şeye dayanır.”
Tanrı’nın insanları nasıl sevdiğini ve bizim de nasıl sevmemiz gerektiğini bu ayetlerde görüyoruz. Bugün çevreye, doğaya, hayvanlara karşı insanlığın yaklaşımına baktığımızda, içinde yaşadığımız dünyayı nasıl sevmemiz gerektiğini düşünmeliyiz. Bu yüzden buradaki bazı noktaların altını çizmek gerektiğine inanıyorum.
Öncelikle: “Sevgi kaba davranmaz.” Yani doğaya yaklaşımımız kaba olmamalı. Her tarafı betonla kaplamak, bu sevginin en kaba şekilde ifadesidir. Eğer bir yeri seviyorsan, betonların altına gömmezsin. Eğer bir ülkeyi, bir memleketi seviyorsan, her yere beton dökmezsin.
Betonlaşma, doğaya karşı ciddi bir problemdir. Evet, ülkemiz gelişecek, büyüyecek; ama bunu doğayı koruyarak yapmanın yollarını bulmalıyız.
Devamında deniyor ki: “Sevgi kendi çıkarını aramaz.” Bizim çıkarımız ne? Ülkemizin kalkınması, ekonomik olarak refaha ulaşmamız… Ama bu, hayvanların kitlesel ölümüne ya da bitkilerin yok olmasına yol açıyorsa, yaptığımız işi yeniden düşünmemiz gerekir. Tanrı, dediğim gibi, onları bize emanet etti. Emaneti doğru şekilde elimizde tutmalıyız. Doğru davranmayı öğrenmeliyiz.
Peki bunu nereden biliyoruz? Tanrı toprağa bakma görevini ilk olarak Âdem’e verdi. Yaratılış Kitabı 2. bölüm 15. ayette Rab Tanrı, Âdem’i bahçeye koydu ve oraya bakması, onu işlemesi için görevlendirdi. 8. ayette de şöyle diyor: “Rab Tanrı, doğuda, Aden’de bir bahçe dikti. Yarattığı Âdem’i oraya koydu.” Niçin koymuş? İşte o bahçeye bakması ve onu işlemesi için. Yani Tanrı, yeryüzüne bakma görevini insana verdi. Ama bu görev, yeryüzünü betonla kaplama, hayvanları öldürme ya da onları kafeslere tıkma görevi değil. Hayvanlara acı çektirme görevi hiç değil.
Hele şu “acı çektirme” konusu… Aklıma geldi: Deneyler için hayvanların kullanılması. Bu inanılmaz korkunç bir şey. Evet, bize faydası oluyor. Hasta olduğumuzda ilaç kullanıyoruz hepimiz. O ilaçların geliştirilmesi için hayvanlar üzerinde test yapılması gerekiyor. Ama o hayvanların o zamanlarda çektiği acıları tahmin edemezsiniz. O acılar… Ağzı var, dili yok o hayvanların… Kendilerini ifade edemeden…
Tutsak oldukları yerlerde, insanlar tarafından kendilerine verilen ilaçlar yüzünden çektikleri acılar… Bunlar çoğu zaman düşünülmez. Gerçekten inanılmaz derecede üzücü durumlar.
Hayvanların kürkleri için öldürülmesi… Geçen gün fok balıklarını gördüm. Buzların üzerinde grup hâlinde duruyorlardı. İnsanlar gidip kafalarına vura vura onları öldürüyorlar. Kanlar içinde kalıyorlar. Sonra da kürklerini soyuyorlar. Neymiş? Bazı hanımlar onları giyeceklermiş. Kullanıyorlar, ama o hayvanlar kürklerini ve hayatlarını kaybediyorlar. Sadece bazı insanlar süslensin diye. Bunlar gerçekten korkunç şeyler. Tanrı bunu istemiyor.
Bizim doğaya karşı bir sorumluluğumuz var. Tanrı bize bu doğaya bakma görevini verdi. Her şey Tanrı’ya ait.
Nehemya Kitabı 9. bölüm, 6. ayette şöyle deniyor:
“Tek Rab sensin. Gökleri, göklerin göklerini, bütün gök cisimlerini, yeryüzünü ve içindeki her şeyi, denizleri ve içlerindeki her şeyi sen yarattın. Hepsine sen can verdin. Bütün gök cisimleri sana tapınır.”
Her şey… Gökler, dünya, dünya içindeki tüm varlıklar Tanrı tarafından yaratıldı. Her şey Tanrı’ya aittir. Tanrı bunları belli bir amaçla yarattı. Yaratılışını görmemizi, ondan sevinç duymamızı istedi. İnsanı onların arasına koydu ve “onlara bak” görevini verdi. Onları yok etme, türlerini yok etme, kürkleri için öldürme, işkence etme görevi vermedi.
İnsan onlara bakmakla görevlendirildi.
Evet, hayvanları yiyoruz. Evet, bazı hayvanların kürklerinden faydalanıyoruz. Ama hayvanlara kitlesel biçimde acı çektirmek, onları işkenceyle öldürmek, Tanrı’nın yeryüzündeki yaratış planına aykırıdır.
Bu, bizim yeryüzündeki görevimize de aykırıdır.
Bakın, Yeşaya Peygamber bu konuda ne diyor?
24. bölüm, 4–6. ayetler:
“Orada yaşayanlar suçlarının cezasını çekiyor. Yaşayanlar bu nedenle yanıyor. Pek azı kurtulacak. Dünya üzülüyor,” diyor.
Dünyanın birçok sorunu var. Bu sorunlar insanın bencilliğinden, günahından kaynaklanıyor.
Geçmişte okurduk; ozon tabakasının nerelerde delindiğini, ne kadar büyüdüğünü… Peki neden deliniyordu? Dünya atmosferine yükselen florokarbon gazları ozon tabakasını tahrip ediyor ve o bölgelerde delikler oluşuyordu. O deliklerden güneş ışınları hiçbir filtre olmadan yeryüzüne iniyor.
İnsanların ciltleri yanıyor, kanser oluyorlar. İnsanlar kanserden ölüyor. Çocuklar da aynı şekilde. Denize, sahile güneşlenmeye giden insanlar artık doğrudan gelen o ışınlarla hasta oluyorlar.
Peki bu gazlar nereden geliyor?
Deodorantlardan geliyor. Buzdolabı gazlarından geliyor. Sanayide kullanılan gazlardan geliyor. İnsanlar, daha ucuz gazlar kullanmak için dünyayı kirletiyorlar.
Küresel ısınmadan bahsediliyor.
Her kış bir garip geçiyor. Bazen hiç yağmur yağmıyor, bazen aşırı kar yağıyor, çok soğuk oluyor.
İklim dengemiz bozuldu.
Neden? Çünkü insanlar dünyaya çok kötü davranıyor.
Dünyadaki genel sıcaklık artık yükseliyor.
Dünyanın iklim haritası bozuluyor.
Tekrar doğaya saygıya dönmeliyiz.
Burası bizim yaşadığımız yer.
Tanrı dünyayı belli bir düzende yarattı.
Ve bizi de belli bir amaçla yarattı: Bu dünyayı koruyup kollamak için.
Evet, günah dünyaya girdi. Ve çevre kirliliği de bu günahın bir sonucudur.
Ama Tanrı, İsa Mesih’i günahı ortadan kaldırmak için yeryüzüne gönderdi.
İsa, sizi günahlarınızdan özgür kılmak için geldi.
Eğer hayatınızı İsa’ya çevirirseniz, O sizin hayatınızı hiç ummadığınız kadar bereketleyecektir.
İsa sizin günahlarınız için çarmıhta öldü ve size sonsuz hayat vermek üzere ölümden dirildi.
Eğer İsa’yı hayatınıza kabul ederseniz, kurtulursunuz. Tanrı’yla ilişkiniz olur.
Eğer kabul etmezseniz, bu kaybolan, yıkılan dünyayla beraber siz de mahvolursunuz.
Dua edelim mi?
“Ya Rab, dünyanın ne kadar kötüye gittiğini biliyorum.
İnsanın günahı yüzünden dünya kirleniyor, dengeleri bozuldu.
Sen bizi bu dünyaya bakmak, onu iyi yönetmek için yerleştirdin.
Ama insanlar günahlarıyla bu dünyayı kirlettiler.
Ya Rab İsa, sana yalvarıyoruz:
Bu dünyadaki sorumluluğumuzu bize tekrar hatırlat.
Yöneticilerimize hikmet ver.
Ve bu programı izleyen insanların yüreklerine de dokun.
Ya Rab İsa, onlara sevgini tanıt.
Amacını tanıt.
Günahları için öldüğünü hatırlat.
Sana iman etsinler ve kurtuluşa sahip olsunlar.
Tek yol, gerçek, yaşam sensin.
İsa Mesih, sana övgüler olsun.
Senin yüce adınla.
Amin.”
İsa’yı hayatınıza alın.
Eğer İsa hakkında ya da çevreyle ilgili konularda sorularınız varsa, bize yazın. Size cevap vermekten mutlu oluruz.
Eğer bir İncil almak istiyorsanız, Kutsal Kitap’ı daha yakından tanımak istiyorsanız yine yazın.
Arkadaşlarımızdan biri mutlaka size bir İncil gönderecektir.
E-posta adresimiz ve telefon numaramız ekranın alt kısmından geçiyor.
Bugünkü programımız burada sona erdi.
Tanrı’nın sevinci ve esenliği sizinle olsun.
Hoşça kalın.
Gelecek olan soruları arkadaşlarımız mutlaka cevaplayacaktır.
Bir sonraki programda görüşene kadar hoşça kalın.
Tanrı’nın esenliği ve sevinci sizinle olsun.
